Pamuk İnşaat
Pamuk İnşaat
Ahmet DURKAYA
Köşe Yazarı
Ahmet DURKAYA
 

Bir Millet Ölürken Dünya Sustu

  Bugün dünyanın bir yerinde insanlar tatil planları yapıyor. Kimileri yeni bir ev almanın, yeni bir yatırım yapmanın hesabını yapıyor. Çocuklar parklarda oynuyor, insanlar alışveriş merkezlerinde vakit geçiriyor, hayat olağan akışında devam ediyor. Aynı anda Gazze’de ve Filistin topraklarında insanlar hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bir anne çocuğuna verecek bir lokma ekmek bulamıyor. Bir baba ailesini koruyamadığı için çaresizce bekliyor. Çocuklar oyuncak sesleriyle değil, bomba sesleriyle büyüyor. Doğu Türkistan’da ise milyonlarca insan yıllardır inancını, kimliğini ve kültürünü koruma mücadelesi veriyor. Aynı dünya… Aynı gökyüzü… Ama bambaşka hayatlar. Bir mahallede tek bir ev yansa, diğer komşular “Bana ne?” diyebilir mi? Elbette diyemez. Herkes eline ne geçerse alır, yangını söndürmeye koşar. Çünkü bilir ki bugün komşusunun evini saran ateş, yarın kendi kapısına da ulaşabilir. Ne var ki acı uzaklaştıkça vicdanlarımız da uzaklaşıyor. Televizyon ekranlarında veya telefonlarımızda gördüğümüz görüntüler birkaç saniye sonra başka haberlerin arasında kayboluyor. Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınız; ama acıya belki de hiç olmadığımız kadar uzağız. Bugün Gazze’de, Filistin’de ve Doğu Türkistan’da yaşananlar sadece o coğrafyaların meselesi değildir. Bu, insanlığın ortak vicdanının sınavıdır. Çünkü masum insanların, kadınların, yaşlıların ve çocukların hayatını kaybettiği ya da temel haklarından mahrum bırakıldığı her yerde kaybeden sadece bir millet değil, insanlığın kendisidir. Ne yazık ki bu acılar insanlık için yeni değildir. Dün Bosna’da yaşandı. Arakan’da yaşandı. Suriye’de yaşandı. Tarihin farklı dönemlerinde nice halk savaşların, işgallerin, sürgünlerin ve zulmün bedelini ağır şekilde ödedi. İsimler değişiyor, coğrafyalar değişiyor; ama mazlumun gözyaşı değişmiyor. Elbette her insanın yapabilecekleri aynı değildir. Kimisi yardım ulaştırır, kimisi bulunduğu yerde hakkı ve adaleti savunur, kimisi kalemiyle, kimisi diliyle, kimisi de duasıyla mazlumun yanında olmaya çalışır. Fakat hiçbir şey yapamıyorsak bile zulmü normalleştirmemek elimizdedir. Çünkü zulmün en büyük destekçilerinden biri, ona alışmaktır. Uluslararası ilişkiler çoğu zaman vicdanla değil, çıkar hesaplarıyla şekilleniyor. Güçlü olanın sözü daha çok duyulurken, mazlumun feryadı çoğu zaman diplomatik açıklamaların ve siyasi hesapların arasında kayboluyor. İşte bu yüzden vicdan sahibi insanların sesi her zamankinden daha kıymetlidir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurur: “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı ver.’ diyen güçsüz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 75) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78) Bu hadis bize, imkânlarımız farklı olsa da sorumluluğumuzun ortadan kalkmadığını hatırlatır. Kimimiz yardım ederiz, kimimiz hakkı haykırırız, kimimiz dua ederiz. Ama hiçbir vicdan sahibi insan zulmü sıradan bir haber gibi izleyemez. Bir millet yok edilirken diğer milletlerin sessiz kalması, tarihin en ağır utançlarından biridir. Çünkü adalet, sadece kendi hakkımızı savunmak değildir; başkasının hakkını da kendi hakkımız kadar değerli görebilmektir. Bugün Gazze için susanlar, yarın başka bir coğrafyada yaşanacak zulüm karşısında da aynı sessizliği sürdürecektir. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki hiçbir devlet sonsuza kadar güçlü değildir, hiçbir medeniyet sonsuza kadar dokunulmaz değildir. Güç değişir, dengeler değişir; fakat adaletin terazisi eninde sonunda kurulur. İnsan olmak; sadece kendi evinin ışığını yakmak değildir. Uzakta da olsa karanlıkta kalan bir eve bakıp, “Orada bir acı var.” diyebilmektir. Çünkü merhametin sınırı coğrafya değildir; vicdandır. Zulüm ebedî değildir. Zalimler de ebedî değildir. Tarih bugünü yazacaktır. O gün geldiğinde bizi hangi tarafta gösterecek? Sessiz kalanların arasında mı, yoksa imkânı ölçüsünde adaletin ve mazlumun yanında duranların arasında mı?
Ekleme Tarihi: 10 Temmuz 2026 -Cuma
Ahmet DURKAYA

Bir Millet Ölürken Dünya Sustu

 

Bugün dünyanın bir yerinde insanlar tatil planları yapıyor. Kimileri yeni bir ev almanın, yeni bir yatırım yapmanın hesabını yapıyor. Çocuklar parklarda oynuyor, insanlar alışveriş merkezlerinde vakit geçiriyor, hayat olağan akışında devam ediyor.

Aynı anda Gazze’de ve Filistin topraklarında insanlar hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bir anne çocuğuna verecek bir lokma ekmek bulamıyor. Bir baba ailesini koruyamadığı için çaresizce bekliyor. Çocuklar oyuncak sesleriyle değil, bomba sesleriyle büyüyor. Doğu Türkistan’da ise milyonlarca insan yıllardır inancını, kimliğini ve kültürünü koruma mücadelesi veriyor.

Aynı dünya… Aynı gökyüzü… Ama bambaşka hayatlar.

Bir mahallede tek bir ev yansa, diğer komşular “Bana ne?” diyebilir mi? Elbette diyemez. Herkes eline ne geçerse alır, yangını söndürmeye koşar. Çünkü bilir ki bugün komşusunun evini saran ateş, yarın kendi kapısına da ulaşabilir.

Ne var ki acı uzaklaştıkça vicdanlarımız da uzaklaşıyor. Televizyon ekranlarında veya telefonlarımızda gördüğümüz görüntüler birkaç saniye sonra başka haberlerin arasında kayboluyor. Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınız; ama acıya belki de hiç olmadığımız kadar uzağız.

Bugün Gazze’de, Filistin’de ve Doğu Türkistan’da yaşananlar sadece o coğrafyaların meselesi değildir. Bu, insanlığın ortak vicdanının sınavıdır. Çünkü masum insanların, kadınların, yaşlıların ve çocukların hayatını kaybettiği ya da temel haklarından mahrum bırakıldığı her yerde kaybeden sadece bir millet değil, insanlığın kendisidir.

Ne yazık ki bu acılar insanlık için yeni değildir. Dün Bosna’da yaşandı. Arakan’da yaşandı. Suriye’de yaşandı. Tarihin farklı dönemlerinde nice halk savaşların, işgallerin, sürgünlerin ve zulmün bedelini ağır şekilde ödedi. İsimler değişiyor, coğrafyalar değişiyor; ama mazlumun gözyaşı değişmiyor.

Elbette her insanın yapabilecekleri aynı değildir. Kimisi yardım ulaştırır, kimisi bulunduğu yerde hakkı ve adaleti savunur, kimisi kalemiyle, kimisi diliyle, kimisi de duasıyla mazlumun yanında olmaya çalışır. Fakat hiçbir şey yapamıyorsak bile zulmü normalleştirmemek elimizdedir. Çünkü zulmün en büyük destekçilerinden biri, ona alışmaktır.

Uluslararası ilişkiler çoğu zaman vicdanla değil, çıkar hesaplarıyla şekilleniyor. Güçlü olanın sözü daha çok duyulurken, mazlumun feryadı çoğu zaman diplomatik açıklamaların ve siyasi hesapların arasında kayboluyor. İşte bu yüzden vicdan sahibi insanların sesi her zamankinden daha kıymetlidir.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurur:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı ver.’ diyen güçsüz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?” (Nisâ, 75)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur:

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân, 78)

Bu hadis bize, imkânlarımız farklı olsa da sorumluluğumuzun ortadan kalkmadığını hatırlatır. Kimimiz yardım ederiz, kimimiz hakkı haykırırız, kimimiz dua ederiz. Ama hiçbir vicdan sahibi insan zulmü sıradan bir haber gibi izleyemez.

Bir millet yok edilirken diğer milletlerin sessiz kalması, tarihin en ağır utançlarından biridir. Çünkü adalet, sadece kendi hakkımızı savunmak değildir; başkasının hakkını da kendi hakkımız kadar değerli görebilmektir.

Bugün Gazze için susanlar, yarın başka bir coğrafyada yaşanacak zulüm karşısında da aynı sessizliği sürdürecektir. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki hiçbir devlet sonsuza kadar güçlü değildir, hiçbir medeniyet sonsuza kadar dokunulmaz değildir. Güç değişir, dengeler değişir; fakat adaletin terazisi eninde sonunda kurulur.

İnsan olmak; sadece kendi evinin ışığını yakmak değildir. Uzakta da olsa karanlıkta kalan bir eve bakıp, “Orada bir acı var.” diyebilmektir. Çünkü merhametin sınırı coğrafya değildir; vicdandır.

Zulüm ebedî değildir. Zalimler de ebedî değildir.

Tarih bugünü yazacaktır. O gün geldiğinde bizi hangi tarafta gösterecek? Sessiz kalanların arasında mı, yoksa imkânı ölçüsünde adaletin ve mazlumun yanında duranların arasında mı?

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.