“İnsan eşref-i mahlûkattır” derdi babam.
Bu sözün sözler içinde bir yeri vardı.
Ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman,
bu söz asıl anlamını kavradı.
Geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından,
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı,
kararmış rakamların yarıklarından sızarak,
bu söz yüreğime kadar alçaldı.
Damar kesildi, kan duracak,
ama kan kesilince damardan sıcak,
sımsıcak kelimeler boşandı.
İsmet Özel’in bu mısraları her okunduğunda, insanı tüm boyutlarıyla kendini ve insanı idrak etmeye zorlar.
Kalbimiz var, insanız işte…
Bazen kendini dev aynasında gören Nemrut, bazen de Peygamber’e olan hürmetinden 63 yaşından sonrasını toprak altında geçiren Hoca Ahmed Yesevî oluveririz. Bazen bir kuru ekmeğe razı olan ama şükrünü de dilinden düşürmeyen bir kul oluruz; bazen de bütün dünyayı verseler yetinmeyecek tüccarlar oluruz.
Bu iki hâlin arasında kalmak ne kadar inanç, ne kadar irade, ne kadar direnmek ister, bilinmez.
Hayat dediğimiz imtihan kimse için kolay olmayacak elbette. Ancak ruhların bedenlerden ayrılacağı ölüm anına dek, hayat dediğimiz sahneyi hepimiz yaşayacağız.
İmtihan sadece dert gelince başlamaz.
Sağlık da bir imtihandır, hastalık da.
Zenginlik de imtihandır, fakirlik de.
Evlat sahibi olmak da imtihandır, evlatsızlık da.
Makam da imtihandır, makamdan mahrumiyet de.
Meselenin özeti biraz da şu sorulardadır:
Gençlikte: Nefsine mi uyacaksın, Rabbine mi?
Zenginlikte: Şükredecek misin?
Fakirlikte: Sabredecek misin?
Makamda: Adaletli olacak mısın?
Güçte: Merhametli olacak mısın?
Evlatta: Emanet olduğunu bilecek misin?
Hastalıkta: İsyan mı edeceksin, sabır mı?
İhtiyarlıkta: Rabbine yönelişini artıracak mısın?
Ölümde: Hangi hâl üzere O’na döneceksin?
Malumunuz olduğu üzere gündem, biraz da kısa yoldan dünyalıklar kazanma hevesine kapılan ve bu uğurda itibarını dahi feda eden insanlarla meşgul.
İnsan ömrü boyunca yatırım yapıyor. Kimi parasını artırmanın, kimi makamını büyütmenin, kimi şöhret edinmenin peşinde.
Oysa bütün bu yatırımların sonunda insanın önüne tek bir bilanço konulacak:
Ne kazandın, ne kaybettin ve neyi yanında götürebildin?
Rivayet edildiğine göre Hz. Ebû Bekir (r.a.) bir gün çok acıkmıştı. Kendisine bir yiyecek getirildi ve o da nereden geldiğini sormadan bundan bir miktar yedi.
Yemeği getiren kimse daha sonra o yiyeceğin şüpheli bir yoldan elde edildiğini söyleyince, Hz. Ebû Bekir’in yüzü değişti. Parmağını boğazına götürerek yediğini çıkarmaya çalıştı. Büyük bir sıkıntı ve eziyet çekmesine rağmen lokmayı bedeninde bırakmak istemedi.
Kendisine:
“Bir lokma için bütün bu eziyete değer miydi?” denildiğinde ise, o lokmanın bedeninden çıkması için canının çıkması gerekse dahi bunu yapacağını ifade ettiği rivayet edilir.
Çünkü mesele onun nazarında yalnızca bir lokmanın bedene girmesi değildi; o lokmanın insanın bedenine ve gönlüne ne taşıdığıydı.
Kıymetli dostlar,
Biz nerede hata yapıyoruz?
Neyi yanlış anlıyoruz?
Bir sofraya oturduğumuzda yiyeceğimiz iki lokmayı, içeceğimiz iki damla suyu düşünmekten ne ara ardımızda bırakacaklarımızı düşünmeye geçtik?
Ne ara ülkenin, milletin refahını düşünmekten nefsimizin ihyasını ve refahını düşünmeye geçtik?
Bu satırları okurken şunun düşünülmesini istemem:
“Ne yani, evlad-ı iyalimizi düşünmeyelim mi?”
Elbette evlat ve geriden gelenler düşünülsün.
Ev alınsın, araba alınsın; imkân varsa iyisi alınsın. Çünkü bizim inancımızda Müslüman, imkânı ölçüsünde en güzeline ve en iyisine layıktır.
Ama yiyemeyeceğin yemekler, içemeyeceğin envaiçeşit meşrubatlar, giyemeyeceğin sayısız elbiseler ve ayakkabılar, yatlar, katlar, arabalar…
Nereye kadar?
İçtiği her damla suda bile ümmetini düşünen bir Peygamber’in ümmeti olarak; fütursuzca ve düşüncesizce harcayan, israf eden, zenginlik içinde yüzen ama zihninde helal-haram terazisini kuramayan insanlar olamayız, olmamalıyız.
İçimde o kadar cümle biriktirdim ki, kendime söylediğimde iliklerime kadar irkiliyorum, tüylerim diken diken oluyor.
Belki de insanı en çok yaralayan, aynı dünyanın içinde bu kadar farklı hâllere şahit olmaktır.
Bazen düşünüyorum da içimizde öyle güzel insanlar var ki…
Mazlumlar için, garipler için gözlerindeki gözyaşından başka bir şeyi olmayan insanlar…
Lokmasını kardeşiyle paylaşan insanlar…
Kalbi güzel, kalbinin güzelliğinde ömrü de güzel olan insanlar…
Ama diğer tarafta da “Ne yapalım, Allah zenginliği bize vermiş.” diyecek kadar fütursuz ve şuursuz; bir koyup haksızlıkla yirmi almayı marifet “sayan” kendi bilmezler var.
Vallahi yazarken gönlümün bu kadar yorulduğu bir yazıyı daha hatırlamıyorum, sanırsam.
Belki de mesele zengin olmak ya da fakir olmak değildir.
Mesele, elimizdekilerin bizi nereye götürdüğüdür.
Mal çoğaldıkça şükrümüz mü çoğalıyor, yoksa dünyaya olan bağımız mı?
Soframız büyüdükçe paylaşmamız mı artıyor, yoksa gözümüz mü büyüyor?
Evimiz büyüdükçe gönlümüzde başkasına yer mi açılıyor, yoksa kendimize ayırdığımız alan mı genişliyor?
Asıl korkmamız gereken, malın çokluğu değil; malın kalbe girmesidir.
Çünkü insanın cebinde çok şey bulunabilir ama kalbinde hiçbir şey bulunmayabilir. Yahut cebinde az şey olur da gönlü bir ümmete yetecek kadar geniş olabilir.
Belki bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Allah bana daha fazlasını verdiğinde, ben daha fazla neye sahip oldum; yoksa daha fazla neyin hesabını verecek hâle geldim?”
Ben bu satırları kimseyi yargılamak için yazmadım.
Önce kendimi yargılamak, önce kendime sormak için yazdım.
Çünkü insan başkasının hesabını tutmadan önce kendi hesabını görmeli.
“İnsan bazen parasını kaybetmekten korkarken, parasına haramın karışmasından korkmayı unutuyor.”
Korkmuyor demiyorum; korkması gerektiğini unutuyor.
Belki de bütün mesele dönüp dolaşıp şu soruda düğümleniyor:
NEDEN DAHA FAZLASI?
Ne kadar daha fazlası?
Bir ev yetiyor, daha büyüğü isteniyor.
Bir araba yetiyor, daha yenisi isteniyor.
Bir miktar para yetiyor, daha fazlası isteniyor.
Ve insan bir müddet sonra sahip olduklarının şükrünü etmek yerine, sahip olamadıklarının hesabını tutmaya başlıyor.
Çünkü hırsın sonu yok.
Bir insanın ihtiyacından fazlasına sahip olması değil belki mesele; ihtiyacından fazlasına sahip oldukça hâlâ daha fazlasını istemesi.
Belki de en büyük zenginlik, daha fazlasına sahip olmak değil; daha fazlasına ihtiyaç duymayacak bir gönle sahip olmaktır.
Çünkü insanın gözünü doyurmadıkça dünyanın bütün nimetleri önüne serilse yine eksik kalır.
Kanaat etmeyi bilmeyen için çokluk da yetmez.
Şükretmeyi bilmeyen için zenginlik de nimet olmaz.
Asıl korkulması gereken, malın çoğalması değil; mal çoğalırken şükrün azalması, imkân arttıkça vicdanın küçülmesi, servet büyüdükçe insanın kendisini büyük zannetmesidir.
Bir lokmayı paylaşamıyorsak soframızın büyüklüğünün ne anlamı var?
Bir yetimin, bir garibin, bir mazlumun hâlini düşünemiyorsak sahip olduklarımızın bize ne faydası var?
Haram ile helali ayırt etmeyecek kadar dünyaya dalmışsak, biriktirdiğimiz servetin çokluğuyla mı övünmeliyiz; yoksa hesabından mı korkmalıyız?
Belki de hepimizin zaman zaman durup kendisine sorması gerekiyor:
“Ben gerçekten daha fazlasına mı muhtacım, yoksa daha fazlasını istemeye mi alıştım?”
Çünkü bazen ihtiyaç sandığımız şey, sadece nefsimizin bize öğrettiği bir alışkanlıktır.
Ve belki de bugün elimizde olmayanlara bakıp “Neden daha fazlası yok?” diye sormak yerine, elimizde olanlara bakıp:
“Bunca nimetin şükrünü gerçekten eda edebiliyor muyum?” diye sormanın vaktidir.
Belki mesele, daha büyük bir evde yaşamak değil; daha büyük bir gönle sahip olmaktır.
Belki mesele, serveti çoğaltmak değil; servet çoğalırken insanlığımızı eksiltmemektir.
Belki mesele, sofrayı büyütmek değil; sofraya bir başkasını davet edebilmektir.
Çünkü nihayetinde bu dünyadan giderken yanımızda götüreceğimiz şey, ne kadar biriktirdiğimiz değil; neyi, kim için ve hangi niyetle harcadığımız olacaktır.
Öyleyse daha fazlasını istemeden önce, elimizdekilere bakalım.
Daha büyük bir ev istemeden önce, o evin kapısını kime açtığımıza bakalım.
Daha çok kazanmak istemeden önce, kazancımızın içine neyin karıştığına bakalım.
Daha çok biriktirmeden önce, elimizdekilerin emanet olduğunu hatırlayalım.
Çünkü belki de gerçek zenginlik, çok şeye sahip olmak değil; sahip olduğun şeylerin seni Allah’tan, insanlardan ve kendi vicdanından uzaklaştırmasına izin vermemektir.
Ve belki hayatın bütün hesabı, en sonunda tek bir soruya varacaktır:
“Daha fazlasını istemeden önce, elimdekilerin hakkını verebildim mi?”
Rabbim bize verdiğini nimet, aldığını imtihan, elimizdekini emanet bilmeyi nasip etsin.
Bizi zenginliğiyle azanlardan değil, zenginliğiyle infak edenlerden; imkânıyla büyüyenlerden değil, imkânı büyüdükçe gönlü büyüyenlerden eylesin.
Malı çoğaldıkça şükrü çoğalanlardan, imkânı arttıkça paylaşması artanlardan, serveti büyüdükçe gönlü küçülmeyenlerden eylesin.
Ve bize, daha fazlasını istemekten önce elimizdekilerin hakkını vermeyi nasip etsin.
Âmin.

