“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk…” Bu ifade, 19. yüzyılda yalnızca coğrafi bir genişliğin değil, dünya ekonomisinin ana kumanda merkezinin Londra’da olduğunun görkemli bir ilanıydı.
Bugün cebimizdeki telefonun parçalarının farklı kıtalarda üretilmesi, soframızdaki çayın binlerce kilometre öteden gelmesi veya dünyanın bir ucundaki krizin cüzdanımızı doğrudan etkilemesi tesadüf değildir. Küreselleşme dediğimiz olgunun temelleri, 19. yüzyılın o devasa sanayi ve finans çarklarında atılmıştır.
Bir iktisat talebesi olarak bugüne baktığımda şunu görüyorum: Modern ekonomik çıkmazlarımızın kökleri, o dönem kurulan "Düvel-i Muazzama" düzeninde saklıdır.
Sanayi Çarkları ve Zihniyet Dönüşümü
19. yüzyıl, dünya ekonomisi için dramatik bir kırılma noktasıydı. Sanayi Devrimi ile üretim devasa boyutlara ulaşırken, insanın eşyaya ve sermayeye bakışı da kökten değişti. İktisat tarihçisi Mehmet Genç hocamızın Osmanlı ekonomik düzenini anlatırken vurguladığı “iaşe” ilkesi; yani toplumun refahını, bolluğu ve adaleti önceleyen anlayış, Batı’nın sınırsız kâr iştahı üzerine kurulu sanayi kapitalizmiyle karşı karşıya geldi.
Burada asıl mesele sadece üretim araçlarının değişmesi değildi. Sabri Ülgener’in “zihniyet” tahlillerinde belirttiği gibi; geleneksel toplumların kanaat ve denge odaklı ruhu, modern kapitalizmin hız ve rekabet odaklı yapısıyla çarpıştı. Bir zamanlar Anadolu çarşılarında esnafın “bereketli olsun” diyerek kepenk açtığı o ahlaki dünya, yerini pazar payı ve rasyonel kâr hesaplarının soğuk gölgesine bıraktı.
Borç Senedinden Prangaya
Küresel sistemin finansal ayağını anlamak için bir teoriden ziyade, Anadolu’nun derin irfanına kulak vermek gerekir. Bir kahvehanede içilen çayın buğusunda yaşlı bir amcanın şu serzenişi aslında her şeyi özetliyor: “Evlat, eskiden borç namustu; şimdi bankadan kredi çekmeyeni dövüyorlar.”
19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde İngiltere, dünyanın bankeri haline gelmişti. Altın standardı ve kurulan devasa kredi ağları, ülkeleri birer birer bu merkeze bağladı. Ekonomist Mahfi Eğilmez’in bugün sıkça vurguladığı o “borçlanma sarmalı”, aslında o dönemde sistemleştirilen finansal yapının bir devamıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrası bayrağı İngiltere’den devralan ABD’nin bugün trilyon dolarlık borç ve kredi mekanizmalarıyla dünyayı yönetmesi, o günkü oyunun dijitalleşmiş ve evrilmiş halidir.
Tarihin Tekerrürü ve Etik Uyarı
Bediüzzaman Said Nursî’nin modern medeniyete dair yaptığı şu tespit bugün her zamankinden daha çarpıcıdır: “Bu zamanın fırtınası, insanı sadece maddeye ve menfaate yöneltiyor.” 19. yüzyılda İngiltere’nin devasa fabrikaları Hindistan’daki yerel dokuma tezgahlarını nasıl sessizliğe mahkûm ettiyse, bugün de küresel üretim zincirleri yerel ekonomileri ve özgün zihniyetleri benzer bir baskı altına almaktadır.
İktisat, sadece rakamlar ve grafiklerden ibaret bir bilim değildir. Bir milletin üretim gücü, ekonomik bağımsızlığı ve soframızdaki ekmeğin onuru bu denklemin en hayati parçasıdır. Tarih bize gösteriyor ki; kendi üretim gücünü ve yerel değerlerini koruyamayan toplumlar, küresel sistemin sadece birer "pazarı" ve tüketicisi haline gelmeye mahkûmdur.
Velhasıl 19. yüzyılda Londra merkezli başlayan bu küresel oyun, bugün farklı aktörler ve yeni dijital araçlarla ancak aynı hırsla devam ediyor. Mesele, bu küresel sistemin dışına çıkmak değil; o sistem içinde kendi üretim gücünü, ekonomik aklını ve toplumsal adalet dengelerini koruyabilmektir. Borçla gelen sahte refahın, aslında geleceğimizden çalınmış bir pranga olduğunu unutmamalıyız.
Tarihi okumak; sadece geçmişin başarılarıyla avunmak veya acılarıyla dertlenmek için değil, geleceğin muhtemel prangalarını bugünden fark edebilmek için gereklidir. Çünkü üretmeyen toplumlar, zamanla sadece başkalarının hikâyesini tüketen figüranlara dönüşür.
Selam ve Dua ile...

