Bir ev sahibi olmak…
Türkiye'de milyonlarca insanın hayatındaki en büyük hayallerden biri.
Kimi yıllarca kira öder, kimi çocuklarının geleceği için birikim yapar, kimi de “Bir gün kendi evimin kapısını açacağım” diyerek tasarruf etmeye çalışır.
İşte tam da bu noktada tasarruf finansman sistemleri milyonlarca insanın karşısına bir umut kapısı olarak çıktı.
Eminevim, Birevim, Katılımevim ve benzeri şirketler üzerinden vatandaşlar, klasik banka kredilerinin dışında farklı yöntemlerle ev veya otomobil sahibi olma hayali kurmaya başladı.
Fakat bugün geldiğimiz noktada artık sadece “ev sahibi olma modeli”ni değil, güven meselesini konuşmak zorundayız.
Çünkü vatandaşın verdiği para sıradan bir para değildir.
O para; yıllarca biriktirilmiş alın teridir.
Bir annenin çocuğunun geleceği için ayırdığı paradır.
Bir babanın yıllarca yaptığı fedakârlıktır.
Bir emeklinin hayatı boyunca biriktirdiği paradır.
Dolayısıyla bu sistemlerde yaşanabilecek en küçük şaibe bile toplumda çok büyük bir güven sarsıntısına yol açabilir.
MESELE SADECE ŞİRKETLER DEĞİL
Son günlerde Katılımevim paylarıyla ilgili yürütülen piyasa dolandırıcılığı soruşturması, sermaye piyasalarında ciddi bir adli sürecin gündeme geldiğini gösterdi.
Ancak burada önemli olan, soruşturma kapsamında ortaya atılan iddiaları bütün sektöre mal etmemektir.
Hukuk açısından suçluluğu kesinleşmemiş kişi veya kurumları suçlu ilan etmek doğru değildir.
Fakat aynı zamanda toplumun sorduğu soruları da görmezden gelemeyiz.
Çünkü vatandaşın aklındaki soru çok basit:
“Benim param güvende mi?”
İşte asıl mesele budur.
DENETİM VARSA GÜVEN DE OLMALI
Tasarruf finansman sektörü geçmişte ciddi sıkıntılar da yaşadı.
BDDK ve TMSF'nin daha önce tasfiye halindeki şirketlerle ilgili yürüttüğü çalışmalar sonucunda bazı şirketlerin sözleşmelerinin başka firmalara devredilmesi gündeme gelmiş, amaç tasarruf sahiplerinin mağduriyetini azaltmak olmuştu.
Bu geçmiş bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor:
Bir sektörde düzenleme ve denetim ne kadar güçlü olursa olsun, vatandaşın güveni zedelendiğinde sistemin tamamı bundan etkilenir.
Çünkü vatandaş şirket bilançolarını inceleyen bir finans uzmanı değildir.
SPK kararlarını takip eden bir hukukçu değildir.
BDDK mevzuatının bütün ayrıntılarını bilen bir uzman değildir.
Vatandaşın bildiği tek şey vardır:
“Paramı verdim ve karşılığında bana bir ev sahibi olma sözü verildi.”
HAYAL SATILMAMALI
Bugün finans sektörünün en hassas noktalarından biri de budur.
İnsanların ihtiyaçları ve hayalleri üzerinden finansal ürünler pazarlanırken, reklam ile gerçek arasındaki çizginin çok net olması gerekir.
“Ev sahibi olacaksınız” demek kolaydır.
Asıl önemli olan;
Ne zaman?
Hangi şartlarla?
Hangi maliyetle?
Hangi kesintilerle?
Hangi risklerle?
Sözleşme bozulursa ne olacak? Vatandaş parasını geri almak isterse süreç nasıl işleyecek? Şirketin mali yapısında sorun yaşanırsa vatandaşın hakkı nasıl korunacak?
İşte bütün bu soruların cevabı daha sözleşme imzalanmadan vatandaşın önüne açıkça konulmalıdır.
ŞEFFAFLIK LÜKS DEĞİL, ZORUNLULUKTUR
Bugün artık sadece “yasalara uygun çalışıyoruz” demek yeterli değildir. Finans sektöründe güven, yalnızca yasal uygunlukla değil, şeffaflıkla da kazanılır.
Vatandaş neye para verdiğini bilmelidir.
Ne kadar organizasyon bedeli ödediğini bilmelidir.
Parası hangi mekanizma içerisinde tutuluyor, bilmelidir.
Teslimat süreci nasıl işliyor, bilmelidir.
Gecikme halinde ne oluyor, bilmelidir. Sözleşmeden çıkmak isterse hangi haklara sahip olduğunu bilmelidir.
Ve en önemlisi…
Kendisine anlatılan ile imzaladığı sözleşmenin aynı şey olduğundan emin olmalıdır.
VATANDAŞIN HAYALİ, ŞİRKETİN SORUMLULUĞUDUR
Bir ev sahibi olmak, Türkiye'de sadece ekonomik bir mesele değildir.
Aynı zamanda sosyal bir meseledir.
Bir ailenin düzenidir.
Çocukların geleceğidir.
Yaşlı anne-babanın güvenliğidir. Yıllarca ödenecek kira yükünden kurtulma umududur.
Bu nedenle vatandaşın ev hayali üzerinden oluşturulan her finansal sistem, çok daha yüksek bir sorumluluk anlayışıyla hareket etmek zorundadır.
Devletin görevi de burada başlıyor. Denetim mekanizmaları güçlü olacak.
Şirketlerin mali yapıları yakından izlenecek.
Vatandaşın şikâyetleri ciddiye alınacak.
Şüpheli işlemler gecikmeden incelenecek.
Ve hukuka aykırılık tespit edildiğinde, kim olursa olsun hukuk önünde hesabını verecek.
GÜVEN KAYBEDİLİRSE, SADECE ŞİRKET KAYBETMEZ
Bence bugün üzerinde düşünmemiz gereken en önemli konu budur.
Bir şirket hakkında ortaya çıkan ciddi bir iddia yalnızca o şirketi ilgilendirmez.
O sektörde faaliyet gösteren diğer şirketleri de etkiler.
Çünkü vatandaş bir süre sonra tek tek şirketlere bakmaz. “Bu sisteme güvenilir mi?” diye düşünmeye başlar.
İşte tehlike burada başlar. Bir kişinin ev hayaliyle sisteme yatırdığı para, finansal bir rakamdan ibaret değildir.
O para güvendir.
Güveni kaybettiğiniz zaman, yeniden kazanmak yıllar sürebilir.
SON SÖZ
Bu nedenle bugün kimseyi peşinen suçlamak yerine, daha büyük bir soruyu sormamız gerekiyor:
Vatandaşın alın terini koruyan yeterince güçlü bir sistemimiz var mı?
Varsa, bu sistem daha da güçlendirilmeli. Eksikleri varsa giderilmeli.
Denetimde boşluk varsa kapatılmalı. Şeffaflık yetersizse artırılmalı.
Ve vatandaşın anlayamayacağı kadar karmaşık sözleşmeler yerine, herkesin anlayabileceği açık ve sade kurallar getirilmelidir.
Çünkü mesele yalnızca “ev sahibi olmak” değildir. Mesele, ev sahibi olma hayali kuran insanın güvenini korumaktır.
Bir insan yıllarca para biriktirip ev hayali kuruyorsa, o hayalin karşılığında ona belirsizlik değil, güven verilmelidir.
Unutmayalım:
Bir evin temeli betonla atılır. Ama bir finans sisteminin temeli güvenle atılır.
Güven sarsılırsa, en sağlam görünen yapı bile çatlamaya başlar.
İlker Karataş
Yüzyıl Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

