Mekke Savunma İttifakı'nın avantajları, riskleri ve Ortadoğu denklemindeki karşılığı
Dün Mekke'de imzalanan anlaşmanın neden önemli olduğunu konuştuk.
Bugün ise daha zor bir sorunun peşinden gidelim:
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan aynı savunma çatısı altında buluştuğunda ortaya nasıl bir güç çıkıyor?
Üç ülkenin sahip olduğu kapasitelere ayrı ayrı baktığımızda farklı tablolar görüyoruz.
Türkiye'nin askerî kapasitesi ve savunma sanayii...
Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ve askerî tecrübesi...
Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, enerji kaynakları ve Körfez'deki stratejik konumu...
Bu üç unsur birleştiğinde ortaya dikkate değer bir potansiyel çıkıyor.
Ancak potansiyel ile gerçek güç aynı şey değildir.
Gerçek güç; ortak komuta mekanizması, birlikte hareket etme kabiliyeti, siyasi irade, ekonomik sürdürülebilirlik ve kriz anında alınacak kararlarla ölçülür.
TÜRKİYE'NİN ROLÜ
Türkiye açısından anlaşmanın birkaç boyutu bulunuyor.
Birincisi savunma sanayii.
İkincisi Körfez güvenliği.
Üçüncüsü bölgesel diplomasi.
Dördüncüsü Türkiye'nin NATO üyeliği devam ederken farklı bölgesel ortaklıklar geliştirme kapasitesi.
31 Ağustos'taki İstanbul toplantısında üç ülkenin savunma sanayii işbirliği, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim alanlarında çalışması kararlaştırıldı.
Bu, uzun vadede anlaşmanın yalnızca askerî tatbikatlarla sınırlı kalmayabileceğini gösteriyor.
Türkiye açısından Suudi Arabistan'ın finansal ve ekonomik kapasitesi ile Pakistan'ın askerî kapasitesiyle oluşturulabilecek ortak projeler de ayrıca önem taşıyabilir.
PAKİSTAN'IN DENGESİ
Pakistan'ın konumu ise daha karmaşık.
Çünkü Pakistan aynı anda Suudi Arabistan'la stratejik ilişki yürütürken İran'la da komşu.
Üstelik Pakistan son dönemde İran ile Batı arasındaki krizlerde diplomatik temaslarda da rol üstlenmeye çalışıyor.
Dolayısıyla İslamabad açısından Mekke İttifakı sadece askerî bir mesele değil.
Aynı zamanda diplomatik bir denge meselesi.
Nitekim Suudi Arabistan'a yönelik Yemen kaynaklı saldırıların arttığı dönemde Pakistan, anlaşmaya bağlılığını vurgularken hemen askerî karşılık tartışmasına girmedi. Reuters'ın aktardığına göre Pakistan, İran'la gerilimi tırmandırmamak ve arabuluculuk rolünü korumak için dikkatli bir çizgi izliyor.
Bu durum bize önemli bir gerçeği gösteriyor:
İttifak kurmak başka, ittifakın yükümlülüklerini gerçek bir savaş ortamında uygulamak başka.
SUUDİ ARABİSTAN'IN BEKLENTİSİ
Suudi Arabistan açısından güvenlik konusu son derece stratejik.
Çünkü ülke yalnızca petrol kaynakları nedeniyle değil, Mekke ve Medine'nin güvenliği nedeniyle de bölgesel istikrar açısından özel bir konuma sahip.
Son haftalarda Yemen'deki Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, anlaşmanın neden gündeme geldiğini daha görünür hâle getirdi.
16 Eylül'de Suudi hava savunmasının Mekke'nin güneyinde bir Husi İHA'sını engellediği bildirildi. Suudi makamları kutsal şehirlerin güvenliğini kırmızı çizgi olarak tanımladı. Husiler ise Mekke'yi veya dinî mekânları hedef aldıkları iddiasını reddetti.
19 Eylül'de ise Hakan Fidan, Suudi Arabistan'ın ihtiyaç duyması hâlinde Türkiye'nin teknik askerî ihtiyaçlar konusunda destek verebileceğini açıkladı.
İşte anlaşmanın ilk gerçek sınavlarından biri burada ortaya çıkıyor.
ANLAŞMANIN ARTILARI
Birinci avantaj caydırıcılık.
Bir ülkeye saldırı düzenleyecek aktör, artık karşısında yalnızca tek bir devlet değil, üçlü bir savunma mekanizması olabileceğini hesaplamak zorunda kalabilir.
İkinci avantaj savunma sanayii işbirliği.
Ortak üretim ve teknoloji geliştirme, üç ülkenin de kapasitesini artırabilir.
Üçüncü avantaj bölgesel sahiplenme.
Bölge güvenliğinin yalnızca ABD, Rusya, Çin veya Avrupa gibi dış aktörlerin kararlarına bırakılmaması yönünde bir model oluşturabilir.
Dördüncü avantaj diplomatik koordinasyon.
Üç ülke krizler sırasında ortak açıklamalar, diplomatik girişimler ve arabuluculuk mekanizmaları geliştirebilir.
Beşinci avantaj ise ekonomik.
Savunma sanayii yatırımları, teknoloji transferi, enerji, ticaret ve altyapı alanlarında yeni işbirlikleri ortaya çıkabilir.
PEKİ RİSKLER?
Her ittifakın avantajları kadar riskleri de vardır.
Birinci risk, yükümlülüklerin nasıl uygulanacağıdır.
“Birimize saldırı hepimize saldırıdır” ilkesi siyasi olarak güçlü bir mesajdır.
Fakat saldırının tanımı nedir?
Sadece doğrudan füze saldırısı mı?
Siber saldırı?
İHA saldırısı?
Vekil güçlerin saldırısı?
Terör saldırısı?
Enerji altyapısına yönelik sabotaj?
Bu soruların cevabı, ittifakın gerçek kapasitesini belirleyecek.
İkinci risk, üç ülkenin farklı dış politika öncelikleridir.
Türkiye'nin İran'la ilişkileri...
Pakistan'ın İran'la sınırı...
Suudi Arabistan'ın Körfez güvenliği...
Filistin meselesi...
Yemen...
ABD ile ilişkiler...
Bütün bunlarda üç ülkenin her zaman aynı noktada bulunması kolay değil.
Üçüncü risk ise ittifakın fazla genişlemesi.
Genişleme, ittifakı güçlendirebilir.
Ama kontrolsüz genişleme karar alma mekanizmasını zorlaştırabilir.
Bu nedenle 31 Ağustos'ta Türkiye Dışişleri Bakanı'nın da vurguladığı gibi önce sağlam bir kurumsal yapı oluşturulması önem taşıyor.
İSRAİL VE FİLİSTİN DOSYASI
Gelelim bölgenin en hassas meselesine.
İsrail-Filistin meselesi.
Burada iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor.
Birincisi, Mekke Anlaşması'nın resmî hukuki çerçevesi.
Bu metin İsrail'i hedef ülke olarak göstermiyor.
İkincisi ise üç ülkenin Filistin meselesindeki siyasi tutumları.
Özellikle Türkiye'nin Gazze konusundaki tutumu son derece belirgin.
Pakistan da Filistin konusunda uzun süredir Filistin halkının haklarını destekleyen açıklamalar yapıyor.
Suudi Arabistan ise Filistin devletinin kurulması ve iki devletli çözüm konusunda diplomatik girişimlerini sürdürüyor.
Dolayısıyla üç ülkenin Filistin konusunda ortak hassasiyetleri bulunması, Mekke İttifakı'nın İsrail'e karşı askerî ittifak olduğu anlamına gelmiyor.
Ancak bölgesel dengeler açısından şu sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz:
Ortadoğu'da Filistin meselesi daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisinin parçası hâline gelebilir mi?
Bu sorunun cevabını zaman gösterecek.
ASIL SINAV
Mekke Savunma İttifakı'nın önündeki en büyük sınavlardan biri şu:
Kriz anında üç ülke aynı masada kalabilecek mi?
Çünkü ittifakların gerçek gücü barış zamanında değil, kriz zamanında ölçülür.
Suudi Arabistan saldırıya uğradığında Türkiye ne yapacak?
Pakistan hangi noktada devreye girecek?
İran'la gerilim yükselirse Pakistan'ın arabuluculuk rolü nasıl etkilenecek?
İsrail-Filistin savaşı genişlerse üç ülke nasıl ortak diplomatik tavır belirleyecek?
ABD'nin bölgedeki politikası değişirse ittifak nasıl pozisyon alacak?
Bütün bu soruların cevabı henüz verilmiş değil.
Bu nedenle bugün için Mekke İttifakı'nı tamamlanmış bir askerî bloktan çok, kurumsallaşma aşamasındaki yeni bir bölgesel güvenlik mekanizması olarak değerlendirmek daha doğru görünüyor.
Ve belki de en önemli nokta burada.
Mekke'de başlayan süreç, sadece üç ülkenin savunma anlaşması değildir.
Bu süreç, Ortadoğu ülkelerinin kendi güvenliklerini daha fazla kendilerinin üstlenip üstlenemeyeceğinin de bir testidir.
Yarın üçüncü ve son bölümde:
Bu ittifak nereye gidiyor? İran, İsrail, ABD ve diğer bölge ülkeleri açısından ne anlama geliyor? Filistin meselesi bu yapıyı nasıl etkileyebilir? Mekke Savunma İttifakı kalıcı bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşebilir mi?
İlker Karataş
Yüzyıl Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

