“Eskiden bir maaşla ev alınırdı…” diye başlayan cümleler artık sadece bir nostalji değil, bir serzenişin, hatta bir sorgulamanın ifadesi.
Kahvede, pazarda, aile sofralarında sıkça duyduğumuz bu söz aslında tek bir soruya işaret ediyor: Gerçekten fakirleştik mi, yoksa payımız mı küçüldü?
Bugün ekonomiyi konuşurken çoğu zaman enflasyon, faiz ya da döviz kuruna takılıyoruz. Oysa meselenin özü çok daha derinde: Ekonomik pastanın nasıl bölüşüldüğü.
Büyüyen Ekonomi, Küçülen Paylar
Son yarım asırda dünya ekonomisi baş döndürücü bir hızla büyüdü. Teknoloji ilerledi, üretim arttı, verimlilik katlandı. Bugünün işçisi, geçmişin birkaç katı üretim yapabiliyor. Ama aynı oranda refah artışı yaşayamıyor.
Ekonomist Mahfi Eğilmez’in sıkça vurguladığı gibi, üretim artarken ücretlerin aynı ölçüde artmaması gelir dağılımındaki bozulmanın en açık göstergesidir.
Bunu köyden bir örnekle düşünelim: Eskiden 10 kişi çalışır, 10 çuval buğday alırdı. Herkesin payı eşitti. Bugün üretim 50 çuvala çıkmış ama bazıları 20 çuval alırken bazıları hâlâ 2 çuval alıyor. İşte mesele tam olarak burada düğümleniyor.
Merhum Mehmet Genç hocamız, Osmanlı iktisat sisteminde devletin temel amacının “kâr” değil, denge olduğunu söyler. Çünkü denge bozulursa sadece ekonomi değil, toplum da çözülmeye başlar.
Zenginlik Algısı: Varlık mı, Erişememek mi?
Bugün inkâr edemeyeceğimiz bir gerçek var: Hayat standartları birçok açıdan yükseldi. Evlerde konfor arttı, teknoloji yaygınlaştı, ulaşım kolaylaştı. Yani tüketim bakımından zenginleştik.
Ama mesele burada bitmiyor.
Ev, arsa, altın gibi varlıklar söz konusu olduğunda tablo tersine dönüyor. Çünkü bunların arzı sınırlı. Yani pasta büyümüyor, sadece paylaşımı değişiyor. İşte bu noktada insanlar kendini fakir hissediyor.
Sabri Ülgener’in “zihniyet” vurgusu burada kritik: İnsan sadece rakamlara göre değil, gelecek algısına göre yaşar. Eğer “çalışıyorum ama bir gün ev alamayacağım” düşüncesi yerleşirse, bu ekonomik olduğu kadar psikolojik bir kırılmadır.
Geçen gün pazarda bir amcanın şu sözü kulağıma çalındı:
“Paramız var ama yetmiyor evlat…”
Belki de bugünün ekonomisini anlatan en sade cümle buydu.
Orta Sınıfın Sessiz Eriyişi
Bir toplumun omurgası orta sınıftır. Ne çok zengin ne de çok fakir olan bu kesim; üretir, tüketir ve dengede tutar. Ama bugün en büyük kırılma da burada yaşanıyor.
Orta sınıf eridikçe toplum iki uç arasında sıkışıyor. Bu sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda sosyal bir gerilimdir.
Bediüzzaman Said Nursi’nin şu tespiti bu durumu derin bir şekilde özetler:
“Maişet için en doğru yol, üretim ve emektir.”
Eğer bir toplumda üretmeden kazananlar çoğalır, çalıştığı halde geçinemeyenler artarsa; orada sadece ekonomi değil, adalet duygusu da zedelenir.
Bugün yaşadığımız sorun sadece “ne kadar kazandığımız” meselesi değildir. Asıl mesele, kazandığımızdan ne kadar pay alabildiğimizdir.
Ekonomi büyüyebilir, rakamlar artabilir, tablolar yeşile dönebilir… Ama eğer insanlar kendi hayatlarında bunu hissetmiyorsa, orada bir eksiklik vardır.
Velhasıl, mesele sadece büyümek değil; adil büyümektir. Çünkü adaletin olmadığı bir büyüme, rakamlarda yükselir ama toplumda karşılık bulmaz.
Eğer bir ülkede insanlar çok çalıştığı halde yerinde sayıyorsa, sorun ekonominin büyümemesi değil; adaletin küçülmesidir.
Selam ve Dua ile…

