“Akıl adama sermayedir” deriz; ancak iktisat kitaplarının o formüllerle örülü sararmış sayfalarına kalsa, hepimiz birer süper bilgisayarız.
Her adımını santim santim hesaplayan, duygularını kapının dışında bırakan, sadece kendi çıkarını düşünen o kusursuz ve soğuk varlıklar...
İktisat literatüründe ona “Homo Economicus” yani rasyonel insan diyorlar. Fakat sokağa çıktığımızda, pazar tezgahının başında ya da bir mahalle bakkalının önünde gördüğümüz manzara, bu teorik masaldan çok daha karmaşık ve insani bir hikâye anlatıyor.
Bilim Maskeli İktisat
İktisadın bir "laboratuvar titizliğiyle" yeniden tanımlanması tesadüf değildi. 1870’lerin gergin Avrupa’sında, Marx’ın fikirleri fabrikalarda bir hayalet gibi gezerken; Jevons, Menger ve Walras gibi isimler iktisadı matematiksel bir zırhla kuşattılar.
Maksat belliydi: İktisadı fizik yasaları gibi sarsılmaz ve değişmez göstererek kapitalizmi meşrulaştırmak. İnsanı bir "hesap makinesine" indirgeyen bu Neoklasik devrim, aslında işçi hareketlerinin güçlendiği bir dönemde geliştirilmiş bir düşünce kalkanıydı.
Et ve Kemikten Hesap Makinesi mi, Yoksa Duygu Yumağı mı?
Neoklasik okul bize, "Sen her lokmanda o lokmanın sana vereceği marjinal faydayı hesaplayan bir dâhisin!" der. Oysa merhum Sabri Ülgener hocamızın o muazzam “zihniyet” vurgusunu hatırladığımızda, insanı sadece kâr-zarar cetveli olarak görmenin imkânsızlığı ortaya çıkar.
Bunun en canlı örneğini mahalle bakkallarında görürüz. Ahmet amca, üç sokak ötedeki markette peynirin daha ucuz olduğunu bildiği halde, otuz yıllık hukukuna, iki dakikalık hoş sohbetine ve "hatır gönül" bağına hürmeten alışverişini yine bizim bakkaldan yapar. Şimdi gelin de bu "irrasyonel" sadakati Neoklasiklerin o soğuk matematik formüllerine anlatın!
İnsanı geleneklerinden, vicdanından ve sosyal bağlarından koparıp sadece bir “tüketim birimi” olarak görmek, iktisadın ruhunu eksik bırakmaktır.
İaşe’den Fayda Maksimizasyonuna
İktisat tarihçisi Mehmet Genç, Osmanlı ekonomik düzeninin merkezinde “iaşe” (toplumun refahı ve ihtiyaçların güvence altına alınması) ilkesinin olduğunu vurgular. Bu anlayışta ekonomi, toplumsal dengeyi korumak için vardır. Ancak Batı’da yükselen modern yapı, bu dengeyi sınırsız bir fayda maksimizasyonu ve kâr hırsıyla değiştirdi.
Bugün Mahfi Eğilmez’in sıkça belirttiği gibi; rasyonel beklentiler ile piyasanın irrasyonel gerçekleri arasındaki o devasa boşluk, yaşadığımız küresel krizlerin ana kaynağıdır. Eğer gerçekten rasyonel olsaydık, cebimizde olmayan parayı harcamak için kredi kartı kuyruklarına girer miydik?
Ya da ihtiyacımız olmayan bir nesneyi, sırf başkalarına üstünlük kurmak (statü) uğruna ömrümüzden feragat ederek taksitle satın alır mıydık?
Tüketici Kral mı, Yoksa Arzu Esiri mi?
Modern iktisat bize “tüketici kraldır” dedi ama o kralın psikolojik zaaflarını ve manipüle edilebilir doğasını görmezden geldi. Bugün sosyal medya ekranlarından üzerimize boca edilen parıltılı yaşamlar, bizi “kendi faydamız” peşinde koştuğumuza inandırarak aslında arzularımızın kölesi haline getiriyor.
Matematiksel modellemelerle insanı laboratuvara sokanlar, dışarıda kanlı canlı nefes alan, korkuları, umutları ve hayalleri olan "insanlık" gerçeğini ıskaladılar.
Velhasıl iktisat, sadece rakamların ve grafiklerin soğuk dünyası değildir. Modern sistem bizi rasyonel kalıplara hapsetmeye çalışsa da bizler etten, kemikten ve en önemlisi gönülden ibaret varlıklarız. Bediüzzaman Said Nursî’nin o sarsıcı uyarısı, bugünün tüketim çılgınlığına adeta bir ayna tutuyor: “Hırs, ihlası kırar, rızayı kaçırır.”
Bizler rasyonel olma sevdasıyla hırsın pençesine düştükçe, o kusursuz sandığımız denklemlerin içinde aslında kendimizi kaybediyoruz. Gerçek iktisat; sadece cebimizdeki parayı değil, ruhumuzdaki ve toplumdaki o hassas dengeyi koruyabildiğimiz noktada başlar.
Selam ve Dua ile…

